17 Şub

Tallinn’deki son gecemde, gece uykudan alarmla uyandık, kız arkadaşım ve ben uyku sersemi hiçbir şey anlamadık. Hatta ülkemize özgün eşsiz bir tavır sergileyerek, alarmın cayır cayır çalıyor olmasına rağmen “hangi işgüzar alarmı bu saatte çaldırıyor şimdi” tadında anlamsızca yataklarımızdan doğrulduk. Allah’tan, iyi kalpli ve cesur bir otel görevlisi kapımıza yumruklarıyla dayandı ve bağıra çağıra bizi aşağıya yönlendirdi.

Kaldığımız tarihi otelin yarısı ahşap binaydı ve biz yangının başladığı kanattaki bölümde yangının hemen ilk alt katında kalmıştık… O anı hatırladığımda hala karnımda korku karışık garip bilinmezin tuhaf heyecanını hissediyorum. “Acaba buradan sağ çıkacak mıyım? Yok canım bana bir şey olmaz…” lafları beynime değil de karnıma doluşmuşlardı sanki. Keskinleşen duman kokusunun altında kaçmak; geride kendi canım ve arkadaşım dışında her şeyi bırakmanın nasıl boşluk yaratan bir his olduğunu bana öğretti. Arkadaşımın hala odada kaldığını fark edince yarı yolu koşarak tekrar odaya dönmüştüm. “Acele et” dilimden o güne dek dökülmüş en hızlı sözdür sanırım. O esnada aklımdaki tek düşünce temiz hava idi. Ana merdivenlere yangın ulaşmış mı diye korkak adımla koşmak tezat olduğu kadar her an yeni bir karar alıp başka bir çıkışa yönlenmek üzere içimdeki adrenali diri tutuyordu.

Diğer Yazılar

Yorumlarınız Benim İçin Değerli