07 Mar

“Sonuçta ben de emekçi bir kadınım” lafını, ilk kez; İstanbul’a yalnız başına gelip, ailesinden sıfır mali destekle tutunmaya çalışan bir genç avukat kadının ağzından duymuştum. Önce yadırgamış sonra da kendim için kullanmak dahil pek benimsemiştim. O güne kadar “emekçi kadınlar” denince aklıma hep fabrikalardaki işçi hemcinslerimin gelmesinden de acayip utanmıştım. Günde 17 saat ortalamasında çalışmak zorunda olup, tek başına çocuk büyüten ve işi gereği bir de bakımlı olmaya çabalayan ve hayatı da güllük gülistanlık olmayan bir kadın olarak, o andan sonra pekala kendime de “emekçi kadın” diyebileceğimi keşfettim.

İlerleyen günlerde mutluluk konusu ana çalışma ve araştırma alanım halini aldığında mutlu olmada emek sarf etmenin ne denli önemli olduğunun iliklerime dek farkına vardım. Bu da beni daha derin bir paradoksa götürdü: Bunca “emek uzmanı” kadın gırtlağına kadar mutsuzluğa batmış durumdaydı. Üşenmedim en azından kendim için bu çıkmaz nasıl aşılabilir diye kafa yordum. Vardığım sonuç şuydu; emekçi kadınlar mutluluk kaslarını pek kullanmıyordu. Kitabımda da savunduğum ana kavramlar etrafında mutluluk kaslarında nerede çuvalladığımıza şöyle de bakabiliriz:

 

  • “Mutlu olan ve mutlu eden insan”

Oysa mutsuz emekçi kadın sadece etrafındakileri mutlu etmeye debelenmekle meşgul. En acayip olansa mutlu etmeye uğraştıklarının ardından söylenmesi. Mesela, her gün istisnasız 3 öğün ev halkına mükellef yemekler yapıp ardından da kendine zaman ayıramamasından yakınan, emeğinin kıymetini bilmedikleri için çocuklarına söylenen teyzeler tanıdım… E be teyzecim bir gün de elbasan tava yerine yumurta kır sen de; sonra git komşu gününde yayıl…

Mesela, sevgilisi ondan istemeden sevgilisinin evinin düzenine el koyan, yerden çoraplarını toplayan bir nevi evin temizlikçisi ile yarışan; sonra da adam ona neden tanrıça muamelesi yapmıyor diye tepinen müdür kadınlar tanıdım… E canım müdürüm rekabet alanını bu kadar yanlış hesaplıyorsan işinde kim bilir hangi yanlış şirketleri rakip yerine koyuyorsundur sen…

 

  • “İçinde bulunduğu anı yaşayan insan”

Mutsuz emekçi kadının andan anladığı şey geleceğin hayalini kurmak. Tüm bir hafta cumayı; tüm bir yıl yaz tatilini; tüm bir ömür de mutluluğu bekleyip duruyor. Oysa yaşadığı her güne bir amaç bir anlam koymaz ise o gün kayıp sayılıyor. Böylece mezarlığa da “72 sene nefes aldı, bunun birkaç günü de eh işte mutluydu” yazılmasını hak ediyor. O üç gün de zaten nişan, nikâh ve doğumlardan oluşuyor…

 

  • “İyi şeyleri görebilen insan”

Mutsuz emekçi kadına şu anda iyi olan ne var diye sorsan cevabı hemen bulamaz düşünür. İyi gitmeyen ne var desen yüz tane şey sıralar. Kendi mutluluğuna kalbini koymuş başka bir emekçi kadına “bu odada şu an iyi olan ne var” diye sorsan;  “bu yağmur da bir çatının altındayız, kalorifer yanıyor, sevdiğim arkadaşım yanımda diye sıralamaya başlar.

 

  • “Kendini tanıyan insan”

Düşünsenize, kendimizi sadece titr, rol ya da  yaptığımız iş üzerinden tanımlıyoruz. Muhasebe uzmanı, doktor, işçi, mühendis, anne, evlat, müdür… Oysa biz bundan çok daha fazlasıyız. Deneyin. Emekçi bir kadın olarak  kendinizi, bu kalıpların dışında  3 kelime ile tanımlayın. Ve bu bilinçle yaşayın. İşte evde aslında siz kimsiniz?

Özetle, içine sinecek şekilde kendini tanımak ve kendisi için bir şeyler yapmak her insanın ölmeden önce kendine yapacağı en büyük iyiliktir. Böylece bir başkasının ya da başkalarının değil de kendi yaşamınızı tamamlama şansına sahip olursunuz.

 

Diğer Yazılar

Yorumlarınız Benim İçin Değerli